2020’ye aylar önceden aldığımız ucuz uçak bileti sayesinde Kopenhag’da girme şansımız oldu. Öncesinde soğuk havaya bağlı nasıl bir deneyim olacağından emin olamasak da güzel geçen dört gecelik bir geziydi. Okuduğum hemen her gezi yazısında yazın gezilecek şehirler arasında yer alan Kopenhag bence kışın gezmek için de keyifli bir şehir. Tabi ki hava koşullarına uygun giyinmek koşuluyla! Özellikle bizim yetişme şansımızın olmadığı Noel pazarları zamanı giderseniz çok daha tatmin edici bir gezi olur diye düşünüyorum.

Kopenhag küçük bir Avrupa şehri. 4 hatlı ve hala yapım aşamasında durakları olan metrosuyla havaalanından merkeze ulaşım oldukça kolaydı. Ulaşım ve/veya müzeleri kapsayan farklı özelliklerde turist kartları mevcut. Herbirini internetten ya da havaalanından alma olanağınız bulunmakta. “Gitmek istediğim birçok müze var.” derseniz Kopenhag Card almanızı; fazla müze gezmeyeceğinizi düşünüyorsanız da müzelerin giriş ücretleri ile gün içinde yapacağınız ulaşımı hesaplayıp (havalanından metro ile ulaşım 36 DKK, merkez zonlarda ise 24 DKK) ona göre karar vermenizi öneririm. https://copenhagencard.com/ sitesinden dahil olan müzeleri ve etkinlikleri görerek toplam tutarı hesaplamak mümkün. Biz hassas hesaplamalarım sonucunda (Kopenhag hakkında araştırırken en sık okuyacağınız cümlenin “Kopenhag çok pahalı bir şehir!” olmasından mütevellit!) bize en uygun kartın 5 günlük Citypass small olduğuna karar verip havaalanındaki kiosklardan kartımızı temin ettik. Airbnb üzerinden bulduğumuz evimiz Norrebro bölgesinde Bananna Park’ın hemen yanındaydı ve metroya beş dakika yürüyüş mesafesinde olduğundan ulaşım yönünden işimizi çok kolaylaştırdı. Önceki rezervasyonumuz 1 hafta kala iptal edildiği için gerilim yaşasak da, son dakikada boş bulduğumuz evimizden ve ilgili ev sahibimizden gerçekten memnun kaldık. İncelemek isterseniz kaldığımız evin bağlantısı burada https://abnb.me/B0Umoq8kc3 .

Kopenhag’a Trabzon’dan İstanbul aktarması ile ulaştığımız için ilk günümüz evimize yerleşme ve market alışverişi ile geçti. Sıcaklık Kopenhag’a ulaştığımızda 0 dereceydi. Yerel saat Kopenhag’da Türkiye saatine göre 2 saat geri. En kısa günlerin yaşandığı dönemde gittiğimizden gün sabah 8 buçuk gibi ağarırken akşam saat 4 bile olmadan kararıyordu. Bu yüzden genel olarak sabah saatlerinde açık havada gezip öğleden sonraları müze gezisine ayırdık.

İkinci günümüzü Indre By bölgesinde geçirdik. Sabah saatlerinde Christiansborg Sarayı’nı görüp ünlü alışveriş caddesi Stroget’te yürüdük. Erken saatler olduğundan Stroget oldukça sakindi. Danimarkalıların icadı Lego’nun bu caddede büyük bir mağazası mevcut. Çocukken en sevdiğim oyuncağım Lego seti olduğundan Deniz Tibet’ten bağımsız bu caddedeki Lego mağazasına özellikle uğramak istedim ancak fiyatlar Türkiye’den çok daha pahalı. Çocukla Kopenhag’ı dolaşan hemen herkesin uğrayacağı bir yer olacaktır bu mağaza ancak açıkçası ben tek tek istediğiniz Lego parçalarını alabilmeniz dışında pek bir avantajını göremedim. Şehrin başka noktalarında da karşınıza çıkabilecek tasarım ev-mutfak eşyaları satan ve fiyatları Kopenhag standartlarına göre biraz daha uygun olan Flying Tyger ise Stroget’in bence dolaşması en zevkli mağazasıydı. Caddenin sonunda şehrin ana meydanı City Hall Square’e ulaştık. Bebek arabasında sıcacık uyuyan Deniz Tibet burada uyanınca meydanda güvercinlerle oynayarak yürümesi için oyalandık.

Sonrasında Kopenhag’ın eski ve karakteristik sokaklarından Magstraede üzerinden dolaşarak Nyhavn’a ulaştık. Rengarenk evleriyle Nyhavn kış döneminde bile şehrin en canlı yeriydi.

Yeme-içme için Nyhavn’ı es geçip kahveseverler olarak biraz ısınıp dinlenmek için Coffee Collective’e geçtik. Stroget yakınlarındaki şubesi küçük fakat keyifli bir kafe. Aynı zamanda Torvehallerne içinde ve Jaegersborggade caddesinde de şubeleri mevcut. Torvehallerne’de önündeki kuyruğu gördüğümüzde yer bulabildiğimiz için şanslı olduğumuzu hissettik.

İkinci günün öğleden sonrasında Danimarka Milli Müzesi’ne girdik. Biletlerini web sitesinden almak mümkün. Her yetişkinin yanında eşlik eden bir çocuk için aile bileti adı altında küçük bir indirim de söz konusu. Deniz Tibet bir gece önce Danimarka saatiyle uyuyup, sabah Türkiye saatiyle uyandığı için (sabaha karşı 4’te uyanmak!) huzursuzlanmaya başladığından önce en çok ilgimizi çeken Viking bölümünü ve Alman icatları ile ilgili özel bir sergiyi gezdik. Sonrasında müze içinde yer alan Çocuk Müzesine geçtik. Farklı konseptlerde birçok odası olan çocuk müzesinde çocuklar rahat rahat oyun oynama şansına sahip. Bizim için gün boyu fazla hareket edemeyen Deniz Tibet’in enerjisini atmasında Çocuk Müzesi tam anlamıyla kurtarıcı oldu. Viking gemisi, üzerine binebildikleri büyük bir at, kukla sahnesi içindeki bölümlerden bazıları. Çocuk müzesi dışında ayrı bir oyuncak müzesi de mevcut. Danimarka Milli Müzesi hem yetişkinler hem de çocuklar için Kopenhag’daki görülesi yerlerden. Bebek arabası ve eşyalarınızı ücretsiz bırakabileceğiniz dolaplar ve müze içindeki emzirme alanlarıyla da bebek dostu olduğunu söyleyebilirim.

Üçüncü günümüzün sabahında tarihi merkeze epey yakın olan 1606’da yapılmış Rosenborg Kalesi’ni ve içinde yer aldığı Kral Bahçesi’ni dolaştık. Kale, etrafındaki kanallarla çok güzel bir yapı. Aynı zamanda müze olarak ziyarete açık. Özellikle bahçesinde yaz aylarında çok daha uzun zaman geçirilebilir.

Buradan yürüyerek Kopenhag’ın hala aktif olarak çalışan gözlem kulesi Rundetaarn’a tırmandık. Kulenin çok yormayan eğimli bir yolu var fakat en son kısmı merdivenle çıkılıyor. Buradan Kopenhag manzarasını izlemeniz mümkün.

Burada biraz vakit geçirdikten sonra metroyla Christianshavn bölgesine geçtik ve ünlü “Freetown” Christiana’ya ulaştık. Christiana esrar satışının serbest olduğu ve bu satıştan ciddi paralar kazanıp komün yaşayan bir topluluğa sahip. Ana sokakta esrar stantları olduğu için fotoğraf çekimi yasak. Biz dolaşırken sokağın başında sürekli “No photo!” diye bağıran insanlar vardı. Fakat diğer alanlarda fotoğraf çekmek çok problem değil gibi görünüyor. Böyle anlatılınca korkutucu bir yer izlenimi verse de çeşit çeşit insanın ve bizim gibi bebekli ailelerin de dolaştığı rahat bir ortamı var. Biz bir buçuk yaşındaki oğlumuzla gayet rahat gezdik ancak soru sorma çağında bir çocukla girmek iyi bir fikir olmayabilir tabi! Christiana’ya yürürken yol üstünde kulesiyle ünlü barok tarzı kilise Church of Our Savior’ı da görme şansınız var. Kilisenin kulesine de Rundetaarn gibi çıkmak mümkün. Christiana’yı gezdikten sonra tekrar merkeze döndük ve Norreport istasyonunun hemen yanındaki Torvehallarne’de yemek molası verdik. Torvehallarne yiyecek, içeçek, meyve ve şarküteri dükkanları barındıran kapalı bir alan. Buradan aldığımız sandviçleri yeyip, yine merak ettiğimiz kafelerden biri olan Democratic Cafe’ye yürüdük. Democratic Cafe büyük bir kütüphanenin içinde yer alıyor. Oturma alanının yan tarafında çocuklar için bir kütüphane mevcut. Çocukların ve bebeklerin oyun oynayabileceği ve birçok kitaba ulaşabileceği bir yer. Ortamı hem bizim hem Deniz Tibet’in çok hoşuna gittiği için burada epey zaman geçirdik. Bebekli ailelerin şehirde böyle harika yerlere kolayca ulaşabilmesini de kıskanmadık diyemem. Boşuna dünyanın en mutlu ülkesi Danimarka olarak geçmiyor diye düşünüyorum.

Günün ikinci yarısında ünlü eğlence parkı Tivoli Bahçeleri’ne geçtik. 1843 yılında açılmış Walt Disney’ e “Disneyland” i kurarken ilham veren eğlence parkı. Yeni yıl nedeniyle açıktı ve konsepti elbette noel ve yeni yıldı. İçerisi inanılmaz renkli ve canlı. Binebileceğiniz birçok oyuncak mevcut. Eğer oyuncaklara binmek istiyorsanız biletinizi buna uygun seçmeniz gerekiyor ve bilet internetten de alınabiliyor. Oyuncaklara binmek için boy sınırı genellikle 90 ya da 120 cm olarak belirtilmişti.

Oyuncakların dışında parkın içinde konser ve çeşitli gösteriler de düzenleniyor. Uzun vakit geçirmek için ideal. Tivoli’de akşam saatlerine kadar oyalandık. Hava 6 dereceydi ve önceki günlere göre daha sıcaktı fakat güneş battıktan sonra ciddi bir fark oluşuyor. Sonunda soğuğun galip gelmesiyle evimize döndük. Tivoli bütün yıl açık olmadığı için eğer yaz aylarında gitmiyorsanız plan yapmadan önce açık olduğu tarihleri kontrol etmenizde fayda var. Christmas zamanı dışında bu yıl kış döneminde 31 Ocak-23 Şubat arasında da açık olacakmış. Bu arada Tivoli’den bahsetmişken dünyanın en eski eğlence parkı olan (açılış yılı 1583) Bakken de Kopenhag’da ve girişi ücretsiz! Nisan sonrası seyahat planlıyorsanız aklınızda olsun derim.

31 Aralık günü için plan yaparken şehrin biraz daha dışındaki Frederiksberg Kalesi’ne veya Kronborg Kalesi’ne ( nam-ı diğer Hamlet’in evi) gitmek ya da Öresund Köprüsünden geçerek Malmö’yü görme seçeneklerimiz vardı. Hepsine aşağı yukarı 1 saat kadar süren tren yolculuğuyla ulaşmak mümkün. Günlerin uzun olduğu dönemde bu noktaların hepsi rahatlıkla görülebilir tabi. Ancak biz gittiğimiz dönemde ilk seçeneklerden pek keyif alamayacağımızı düşünerek, bir de “İsveç’e de ayak bastık!” diyebilmek için Malmö’yü seçtik =). Bu arada yolculuk pek ülke değiştiriyor gibi hissettirmiyor; bu yüzden Malmö’ye geçerken pasaportlarınızı yanınıza almayı unutmayın. İsveç’e ait ilk durakta trene polis girip pasaport kontrolü yapıyor. Bizim gibi gezerken pasaportları yanınızda taşımıyorsanız hatırlatmak isterim. Biz sabah saatlerinde Malmö’ye geldik. En büyük meydanı Stortorget’te yeni yıl kutlamaları için sahne hazırlanıyordu. Aynı yerde çocuklar için kapalı bir oyun alanı da kurulmuştu. Tabi ki burda da mola verdik. Deniz Tibet legolarla oynadı ve böylece eski şehrin geri kalanını gezme şansına eriştik.

Lilla Torg meydanı

Malmö küçük ve sevimli bir şehir. Merkezin biraz daha dışında görülecek birkaç yer olduğunu öğrenmiştim fakat biz daha çok eski şehirde dolaşıp, bir kahve içmeye İsveç’e geçmiş gibi takılıp Kopenhag’a geri döndük. Çünkü bugün salıydı ve Carlsberg Glyptotek müzesine giriş ücretsizdi! Fakat 31 Aralık olduğu için müze sadece dörde kadar açıktı. Bu yüzden fazla oyalanmadan müzeye geçtik. Kopenhag’a geldiğinizde kesinlikle uğramanızı öneririm.

Yunan, Roma ve Mısır’a ait heykeller ve Monet, Gaguin, Renoir gibi ressamları barındıran bir resim koleksiyonu mevcut. Bunların hepsinin Carl Jacopen’ın kişisel koleksiyonu olduğunu bilerek gezince “Bu nasıl bir zenginliktir!” demeden edemiyorsunuz. İlgiliyseniz müzede çocuklar için özel rehberli turlar da yapılıyormuş. Kış bahçesi ve içindeki kafesinin ise içinden çıkmak istemeyeceğiniz bir ortamı var. Durum böyle olunca kapanış saatine kadar müzede vakit geçirdik. Daha önce yılbaşında City Hall Square’de yeni yıl kutlamaları olduğunu okumuştum fakat biz dolaşırken herhangi bir hazırlık göremeyince kendimize bir iyilik yapıp Mikkeller&Friends’e gitmeye karar verdik.

Kopenhag’da doğup bugün birçok ülkede lokal bira evlerinde üretimi yapılan butik bira markası aklınıza gelmeyecek çeşitlilikte bir bira menüsüne sahip. Norrebro’daki yerinde yemek de yemek isterseniz yakındaki Stefanos isimli restorandan paketle getirtebiliyorsunuz. Ortamı güzel, bar konseptinin yanında çocuklarla oturmaya uygun geniş masalı bir alanı da mevcut. Deniz Tibet’in uyku saatine kadar burada takılıp Norrebro’nun en güzel caddesi Jaegersborggade üzerinden evimize yürüdük. Bisikletleriyle çiçeklerini almış ev partisine giden insanları görmek çok güzeldi. Gördüğümüz kadarıyla Kopenhaglılar çoğunlukla ev partilerinde eğlenip 12’de havai fişek izlemek ya da patlatmak! için dışarı çıkıyorlardı. Geldiğimiz günden beri her akşam sürekli havai fişek patlatılıyordu ve 31 Aralık gecesi doğal olarak maksimuma ulaştı. İnsanların Danimarka gibi bir ülkede marketlerden havai fişek alıp patlatabilmesi bana çok garip gelmişti fakat başka Avrupa ülkelerinde de benzer bir durum olduğunu şaşkınlıkla öğrendim.

Dönüş günümüz her ne kadar havai fişek seslerinden uyuyamasam da Deniz Tibet’le her zamanki gibi erkenden başladı. Biz de toparlanıp kahvaltımızı yaptıktan sonra evimizin olduğu bölge Norrebro’yu gezmek için dışarı çıktık. Hemen yanımızdaki muralleriyle ünlü Bananna Park’ı dolaşıp bir diğer ünlü hipster parkı Superkilen Park’a yürüdük. Park kaykay alanı, çimenlik alan ve spor aletleri ve salıncakların olduğu kırmızı alan ile üç parçadan oluşuyor. Açıkçası fotoğrafları bende çok daha büyük bir parkmış izlenimi bırakmıştı. 1 Ocak sabahı dışarıda pek insan göremeyeceğimizi düşünüyordum fakat Superkilen’de bizim gibi birkaç bebekli aileyle birlikte partilemeye devam ettik!

Superkilen’da kaydıraktan kayanlar

Vakit geçirmek için bir sonraki durağımız Assistens Cemetery oldu. Burası ünlü masal yazarı Andersen’in ve Danimarkalı filozof Kierkegaard’ın mezarının da bulunduğu yemyeşil bir mezarlık. İnsanlar yürüyüş ve koşu için burayı kullanıyorlar. Biz de biraz dolaşıp, sincapları seyredip tekrar Jaegersborggade’da yürüdük ve soğuktan rahatsız olmaya başlamışken The Sixteen Twelve isimli bir kafenin açık olduğunu görünce hemen içeri girdik. Tarçınlı çöreği ve kahvesi çok iyi geldi. Çalışanları da çok tatlı insanlardı. Bu caddede yine ünlü kafeler Meyers, Coffee Collective ve Grod da var ve bizim gibi 1 Ocak günü gelmezseniz muhtemelen onları da açık bulma şansınız olur. Kopenhag’daki son durağımız burasıydı ve evimizden eşyalarımızı alıp havaalanına geçtik.

Gitmeden önce tereddütlerimiz olsa da soğuk hava iyi giyinince korkutucu olmaktan çıktı. Ancak günlerin kısa olması ister istemez yapmak istediklerinizi kısıtlayan bir durum. Yaz dönemi gelseydim şehir dışındaki kaleleri ve ünlü modern sanat müzesi Lousiana’yı kesinlikle görmek isterdim. Yine de bizim gibi ucuz uçak bileti bulursanız Kopenhag yaz dönemi dışında gezmek için de gayet güzel bir şehir. Hem “hygge” hissini soğuk havada daha yoğun hissedersiniz sanırım🙃.