Yılbaşında Budapeşte

Bir günbatımını unutulmaz kılan nedir? Renkler? Yanınızdaki insanlar? Deniz kenarında, tüm kızıllığıyla güneş batarken ufuktaki renkler? Bulunduğunuz şehir? Budapeşte 2021’in son gününde bana unutulmaz br gün batımı bahşetti Tuna Nehri üzerinde. Ne ufuk çizgisi görünüyordu, ne de bir yaz günüydü halbuki. Dengesiz olduğunu okuduğum havasının bize verdiği bir hediyeydi sadece. Geçen yıl hem seyahat etmeyi çok isteyerek, hem de gidememe ihtimalimizi kabullenerek, Pegasus Havayolları’nın 1 Euro kampanyasıyla (Euro o zaman kaç liraydı? Siz bu yazıyı okurken euro kaç lira olacak?) epey uygun fiyata aldığımız biletlerle 2022’ye Budapeşte’de girme şansı bulduk.

Pandemi koşullarında Macaristan, ülkeye girişte Covid için dozları tamamlanmış Avrupa Birliği onaylı aşı kartı ya da yetmiş iki saat içinde yapılmış PCR testini şart koşuyor. Fakat sonrasında da bahsedeceğim gibi şehir içinde bazı aktivitelere katılırken aşı sertifikası sorulabiliyor. Gitmeden önce katılmak istediğiniz etkinlikleri bu açıdan kontrol etmenizde fayda var. Ülkeye giriş öncesi doldurulması gereken herhangi bir belge -en azından bizim gittiğimiz tarihlerde- bulunmamaktaydı. Gittiğimiz dönem Macaristan’ın şimdiye kadar gördüğü en yüksek vaka sayısına ulaştığı zamandı. Böyle yazınca ne cesaretle gittiğimizi düşünebilirsiniz elbette, fakat bahsettiğim sayılar 10 milyon nüfuslu bir ülkede beş bin civarıydı.

Sanırım şimdiye kadar pek araştırma yapmadan, neredeyse plansız gezdiğimiz şehir Budapeşte oldu. Genellikle önceden müze biletlerini alıp, oğlanın uyku saatine denk getirip (öğle uykuları artık uzak bir hayal:)), sonra onun enerjisini atmak için bir park, oyun alanı ekleyerek planlama yaparken, bu kez belli başlı yerleri okuyup, bir de seyahat tarihlerimizin hediyesi noel pazarlarını eklediğim görece yüzeysel bir araştırmayla gitmiş olduk. Fakat bunun sıkıntısını pek yaşamadık. Bazı turistik yerleri tesadüfen indiğimiz metro duraklarının dibinde görmek işimizi epey kolaylaştırdı. Budapeşte genel olarak düz bir şehir, görülecekler listesinin başındaki yerler birbirlerine genellikle yakın ve toplu taşıması epey gelişmiş durumda. Dolayısıyla gezmesi görece kolay bir şehir. Yürüyerek dolaşmak için çok uygun olsa da, soğuk havada ve çocukla gezerken tramvay ve metro hattının bize büyük kolaylık sağladığını söyleyebilirim.

Booking’ten kiraladığımız ev stüdyo daire tarzındaydı ve ihtiyacımız olan her şeye sahipti. Ev sahipleri de gayet ilgiliydi. Merkezi konumda, metro ve tramvay durağına beş-on dakika yürüme mesafesindeki dairenin linki burada: http://www.booking.com/Share-hO1jV7 . Havaalanından şehir merkezine ulaşım otomobille yaklaşık yarım saat kadar sürmekte. Macaristan ve çevre ülkelerde Über gibi hizmet veren Fötaxi ya da havalalanından binebileceğiniz taksilerle, incelediğimiz kadarıyla, yaklaşık 20-25 euro ücretle merkeze ulaşmanız mümkün. Fakat ülke ekonomik koşullarında, bir şekilde yurtdışına çıkabilmişseniz, tabi ki size bu seçeneği önermeyeceğim:). Havaalanından çıktıktan sonra kolayca göreceğiniz kiosklardan 100E ya da 200E numaralı havaalanı transport otobüslerinden birine yaklaşık 3 Euro’ya biletinizi alabilir ve çok uzun süre beklemeden otobüse binebilirsiniz. Bu otobüsler aşağı yukarı kırk dakikalık bir yolculukla şehir merkezindeki M2 (100E) ve M3 (200E) metro duraklarına bağlantı yapmanızı sağlıyor. Biz aynı kiosklardan şehir içindeki toplu taşıma için yetmiş iki saatlik biletlerden de satın aldık ve Budapeşte’de geçirdiğimiz süre boyunca parasını fazlasıyla çıkarttık. Bu noktada havaalanı transportunun bu biletlere dahil olmadığını hatırlatmak isterim.

Trabzon’dan İstanbul aktarmalı bir uçuşla öğleden sonra Budapeşte’ye ulaştık. 200E’yi kullanarak son durakta inip, yaklaşık on beş dakika yürüyüşle üç günlük evimize vardık. İlk günümüz yolculuk, yerleşme ve market alışverişi klasik üçlüsü, etrafta biraz dolaşma ve yakınlardaki bir thai restoranında akşam yemeği ile geçti.

İkinci ve aslında gezinin ilk gününe sabah saat beşte başladık. Çünkü Türkiye ve Macaristan arasında kış döneminde iki saat fark var ve bulunduğumuz yerin saatine göre uyuyup, Türkiye saatiyle uyanmak bir Deniz Tibet klasiğidir! Böyle olunca güne erkenden başlayıp kahvaltı ve hazırlanma sonrası dışarı çıktık. İlk iki gün sıcaklık 1 derece civarındaydı. Gündüz ara sıra yağmur atıştırsa da, belki görece nem oranının düşük olmasından dolayı, iki yıl önce aynı tarihlerde gezdiğimiz Kopenhag’ın havası kadar üşütmedi bizi. Ya da bu sefer daha hazırlıklı geldik. Hatırlayalım: Kötü hava yoktur, yanlış kıyafet vardır:). İlk olarak evimize çok yakın olan New York Cafe’ye girdik. Elbette sıra beklemeden, çünkü erken kalkan yol alır:). Gitmeden önce yorumlarını okuduğum ve lezzet ve servis açısından kiminin çok beğendiği, kimininse böyle bir yer için sıradan bulduğu kafeye daha çok etkileyici mimarisini görebilmek için girdik. Baktığınız her yerde detaylı süslemeler, sütunlar gördüğünüz muazzam bir yapı gerçekten. Fakat hayatımda içtiğim en pahalı kahveyi, barok süslemelere ve mermer sütunlara bakarak tüketmiş olsam da, içtiğim en iyi kahve saymam mümkün değil. Merak ediyor ve görmek istiyorsanız binanın hayalkırıklığı yaratması kanımca imkansız fakat menüden dikkatli seçimler yapmakta fayda var (A soda and three straws, please! :))

Tam bir salon beyefendisi:)

New York Cafe’den kısa bir yürüyüşle 4 ve 6 numaralı tramvaya ait durağa ulaştık ve 6 numara ile yaptığımız yaklaşık yirmi dakikalık bir yolculukla şehrin Buda kısmına geçtik.

Sisler içinde Peşte

Öğleden sonraki ilk saatler şehir yarı yarıya sisle kaplıydı. Net bir manzara sunmasa da, Gellert Tepesi ve Piskopos Gellert heykelinin sisler içindeki görüntüsü epey etkileyiciydi. Sisin etkisiyle, benzer manzarayı Buda Kalesi’nden de görebileceğimizi düşünerek Gellert Tepesi’ni es geçtik. Kısa bir yürüyüş ve merdiven tırmanışı ile (füniküler hizmet dışıydı) Buda Kalesi’ne ulaştık.

Buda Kalesi

Soğuktan çocuk arabasında büzülmüş Deniz Tibet’i indirip, kalenin bahçesinde yakalamacılık oynayarak biraz ısıttıktan sonra, Osmanlı işgali sırasında cami olarak kullanılmış, birçok kez savaşlardan etkilenip, dönemlerin mimari akımına göre tekrar tekrar restore edilmiş Aziz Matthias Kilisesi’ne yürüdük. Matthias Kilisesi girişi 1800 Macar forinti. 0-6 yaş arası çocuklar için giriş ücretsiz. Çan kulesine çıkmak isterseniz bunun için ekstra ücret ödemeniz gerekiyor.

Schulek’in çatı kiremitleri

Aynı meydanda yer alan Balıkçı Tabyası ise sanırım en güzel Peşte manzarasına sahip noktalardan biri. Geniş terasından güzel fotoğraflar yakalamanız mümkün.

Balıkçı Tabyası terası

Yağmur başlayana dek bu yapıları ve meydandaki birkaç noel standını gezdikten sonra saray kapsamında bulunan Macaristan Ulusal Galerisi’ne girdik. Geçici sergi ve sabit koleksiyon için giriş ücreti kişi başı toplam 3600 HUF tutarındaydı. Müzede ücretsiz dolap ve vestiyer hizmeti mevcut. Bebek arabasıyla gezmeye izin veriliyor. Sergilenen geçici koleksiyonlardan biri sayesinde Macar ressam Pál Szinyei Merse’le de tanışmış oldum. Müzenin sabit koleksiyon alanına geçerken Deniz Tibet epey yorulmuştu. O yüzden bu kısmı onunla sırayla ilgilenerek, pek vakit ve dikkat ayıramadan gezebilmiş olsak da, uzun zaman sonra müze ya da sergi gezmek, böyle bir ortamda sadece bulunuyor olmak bile çok iyi hissettirdi.

Macaristan Ulusal Galerisi

Müzeden çıktığımızda Deniz Tibet arabasında çoktan uyumuştu. Biz de tramvayla tekrar Peşte için yola çıktık. Tesadüfen girdiğimiz şehrin trafiğe kapalı ve canlı caddesi Vaci Utca’dan ve akşam için sahne kurulan Vörösmarty Meydanı’ndan geçtik. Kendimizi dinlenmek, ısınmak ve kahve içmek için St. Stephen Bazilikası yakınlarındaki Espresso Embassy’ye attık. İlgili ve güleryüzlü çalışanları, rahat ortamı ve lezzetli atıştırmalıkları ile hepimizi mutlu eden (dünyanın en iyi kafesinde oturuyorsun hissi bir tahta oturak üzerinde otururken de doğuyor bak New York Cafe:)) bu üçüncü dalga kahvecide ayak tabanlarımızı dinlendirdikten sonra, buraya çok yakın olan Advent Bazilika Noel pazarına yürüdük. Budapeşte’nin en büyük kilisesi St. Stephan Bazilikası önünde kurulan bu Noel pazarı geçen yıl pandemi sebebiyle online düzenlenmiş. 1 Ocak tarihine kadar açık olması sayesinde biz de bu havayı soluma fırsatı bulduk. Noel pazarı girişinde görevliler insanları aşı kartı ve pasaport (biz fotoğraflarını gösterdik ve sorun çıkarmadılar) kontrolü yaparak içeri alıyorlardı. Şeker, sıcak şarap ve kurutulmuş meyve kokularının arasında yerel üreticilere ait standlarda dolaştık. Her biri aynı incelikte olmasa da çok güzel ürünler satan standlar mevcuttu.

Burada “gerçek” dünyaya dönerek Macaristan’ın diğer Avrupa ülkelerine göre biraz daha ucuz olduğuna dair bilgiyi törpülemek istiyorum. Hiç de değil kardeşlerim! Belki küçük bir fark vardır ama en azından bizim için, bu koşullarda artık değil! Sıcak şarap standlarından birinden şarap alarak burada epey vakit geçirdik. Uyuyup dinlenince neşelenen Deniz Tibet’in Christmas temalı pop şarkılarına eşlik ettiği kıvrak dans figürleriyle euro-forint-tl çıkmazından kurtulup ben de kendimi “geçmiş Noel” ruhuna bıraktım! Akşam saatlerinde buradan ayrılıp eve dönerek günü tamamladık.

Yılın son gününe yine Türkiye saatiyle uyanarak, beşte başladık. Kahvaltı ve günün planını yaptıktan sonra ilk olarak Margaret Adası’na gittik. Yine 6 numaralı tramvayı kullanarak, yürüyüşle birlikte yaklaşık yarım saatte adaya ulaştık. Burayı baharda görmeyi çok isterdim. Yeşil olduğu bir dönemde gelirseniz burada belki küçük bir piknikle uzun vakit geçirmek güzel olur diye düşünüyorum. Çocuklar için de serbest hareket edebilecekleri iyi bir mola alanı. Adada yaz ve bahar aylarında hizmet veren birçok tesis ile geyik ve atların bulunduğu küçük bir bahçe de var. Aile bisikletleri ile gezme hayali kurmuştum fakat sanırım kış dönemi olduğu için adada böyle bir olanak bulamadık. Biz gezerken çoğu çınar olan ağaçlar yapraklarını çoktan dökmüştü. Yine de kış güneşi altında yürüyüş yapmak keyifliydi.

Margaret Adası

Bir gün önce 1 dereceyi gösteren hava durumu bugün 15 dereceyi gösteriyordu. En az iki yerde Budapeşte havasının dengesizliği hakkında bir şeyler okuduğumdan eminim ama bu kadarını beklemiyordum. Kar hayaliyle gelen Deniz Tibet dışındaki aile üyeleri şikayetçi değildi elbette. Margaret Adası’nda yarım tur atıp, bu adada rahiplerin inzivaya çekildiği manastırın kalıntılarını gördük. Sarmaşıklar ve ağaçlarla yıllar içinde doğayla arasındaki sınırın silikleştiği birkaç taş duvar, adanın ortasında bir dinginlik odağı gibi öylece duruyordu.

Margaret Adası’ndan çıkıp biricik tramvayımız 6 numaraya binip şehrin lüks mağazalarının sıralandığı Andrassy Caddesi’ne geçtik. Cadde üzerinde yürüyüp Opera binasına ulaştık. Fakat içini görmeyi çok istediğim bina tadilattaydı. Tıpkı Zincirli Köprü ve Uygulamalı Sanatlar Müzesi gibi. Diğer blog yazılarından da anladığım kadarıyla Budapeşte son yıllarda ciddi bir restorasyon çalışması içinde. Operaya dışarıdan bakmakla yetinip hemen önündeki metro durağından dünyanın en eski ikinci metro ağına geçiş yaptık. Bu sıfatı layığıyla taşıyan ve Dünya Mirası listesine eklenen M1 hattının Opera durağına. Kapılar kapanırken öten çılgınca sirenleri ve yanıp sönen kırmızı ışıklarıyla bizi bir an alarm durumuna sokan eski bir trene denk gelmemizle, bizi kısa süreliğine Sovyet zamanına götürüp getiren bu hatla Szechenyi Fürdö durağına ulaştık.

Zaman yolculuğu için de kullanılabilen metro durağı:)

Duraktan çıktığımızda Varosliget’in içinde bulduk kendimizi. Bir tarafında Budapeşte’nin ünlü hamamlarından Szechenyi Termal Hamamı, diğer tarafında ise masalsı görüntüsüyle Vajdahunyad Kalesi’ni barındıran şehir parkı.

Vajdahunyad Kalesi

Hava güneşliydi. Yiyecek standlarından birinden aldığımız, esasen büyükçe bir pişi olan ve üzerine peynir, mantar, et ya da lahana eklenerek servis edilen langosu (langoş diye okunuyor) denedik. Aynı alanda çocuklar için kurulmuş bir oyun çadırı da mevcuttu.

Langos

Sonrasında parkın meydan tarafında yer alan pistte buz pateni yapanları izleyip Kahramanlar Meydanı’na yürüdük. Meydandan çok, hemen yakınındaki, geçtiğimiz yıllarda tadilatı tamamlanmış Güzel Sanatlar Müzesi’yle ilgilensem de, rezervasyon yaptırdığımız tekne turuna geç kalmamak için bu güzel müzeyi es geçmek durumunda kaldık. Buradan tekrar M1 hattına binip Buda Kalesi’nden görülebilen dev beyaz dönme dolabın bulunduğu Erzebet Meydanı’na ulaştık. Burada biraz vakit geçirip Budapeşte Merkez Hali yakınlarındaki Fekete isimli bir kahveciye oturduk. Küçük avlusu ve içindeki ferahlık veren çiçekleriyle keyifli bir dinlenme durağıydı. Menüde kahvaltıya uygun seçenekler de mevcuttu. Sonrasında Budapeşte Merkez Hali’ne on dakika kadar süren bir yürüyüşle vardık. Alt katın neredeyse tamamında şarküteri ürünleri satan standlar olduğundan beni pek cezbetmeyen halin üst katında ise çeşit çeşit hediyelik eşya satılıyordu. Burayı hızlıca dolaştıktan sonra tramvayı kullanarak tekne turu için tekrar Tuna Nehri kıyısına indik.

Tekne turu başlarken

İçinden nehir geçen her şehir için bu kadar net midir bilmiyorum ama bence Budapeşte mutlaka Tuna Nehri üzerinden de seyredilmeli. Hatta zamanınız uyarsa gün batımı saatlerinde teknede olacağınız saatleri ayarlamanızı öneririm. Farklı birçok tur seçeneği (bira tadımlı, akşam yemekli, canlı müzikli vs.) sunan getyourguide.com dan rezervasyonunu yaptırdığımız turda ücretsiz köpüklü şarap ikramı ve dilerseniz ücret karşılığı yemek ve içecek servisi mevcuttu.

Kokteylini yudumlamış keyfi yerinde bir Deniz Tibet:)

Başlangıç saati 15.30’du ve kış döneminde güneşin 16.30 civarında batmasından mütevellit Budapeşte’yi hem aydınlıkta, hem de gece ışıklarıyla görme şansı elde ettik. Yumuşak hava sayesinde dışarıda oturabildik.

Tadilattaki Zincirli Köprü ve kuşlar:)

Gün batımının morları ve kızılları, uçuşan kuşların eşliğinde şehir efsun içindeydi.

Bakmaya doyamadığımız Parlamento Binası

Tekneden indiğimizde sokaklar kalabalıktı. Biz de kalabalığa katılıp yerel şarap almak için bir markete uğradık. Niyetimiz evde biraz dinlenip sonra dışarı çıkmaktı. Deniz Tibet çoktan arabasında uyumuştu. Yemek yemek için bile uyanmayınca evde kalmaya devam ettik. Gece yarısına yakın evin sokağına çıktığımda zaten Budapeşte eğlencesinin sokaklara taştığını görmüş oldum. İki yıl önce yılbaşı için gittiğimiz 31 Aralık ve ertesi günü şehrin terkedilmiş gibi olduğu (günlerce havai fişek patlatmalarını saymazsak!) Kopenhag’dan çok farklıydı Budapeşte. İnanılmaz canlı ve renkli bir şehir. Bu yüzden kış mevsiminde gezmek için rahatlıkla tercih edilebilir. 1 Ocak sabahı uçuş zamanına kadar dolaşmak için dışarı çıktığımızda, Kopenhag gibi açık bir yer bulma şansı bulamayacağımızı düşünsek de şehrin hızlıca canlandığını gördük. Metroyu kullanarak Parlamento Binası’na ulaştık ve biraz ilerisindeki Tuna Nehri boyunca sahiplerini çoktan kaybetmiş, öylece duran demir ayakkabıları görmek için yürüdük. Zihnimde Leonard Cohen “Puppets” söylerken.

Şiddetli rüzgardan korunmaya çalışarak, tekrar metroya binip, Avrupa’nın en büyük sinagogu Dohany Sokağı Sinagogu’nu görmek için 7. Bölgeye geçtik.

Dohany Sokağı Sinagogu

Kentin birçok yeni butiği ve yerel sanatçılarına ait atölyeleri barındıran bu bölge yeme-içme seçeneği açısından da epey zengin. Birçok restoran ve barı bünyesinde barındıran Gozsdu Court bu bölgede yer alıyor. Aynı zamanda konaklama seçenekleri de mevcut.

Gozsdu Court

Budapeşte’de kaldığımız süre boyunca daha çok kahvecilerini ve sokak lezzetlerini denediğimiz için yemek kısmında deneyimim dışında pek bir şey yazamasam da bu bölgede kafanıza göre bir yer bulamama ihtimaliniz çok düşük görünüyor. Gezinin adeta ritüeli haline gelen kahve molası için, bir süre gezinip, Deniz Tibet’i biraz yürütüp bu bölgedeki küçük bir kahveci olan My Little Melbourne’a oturduk. Vegan seçeneklere de sahip kafenin atıştırmalıkları çok lezzetliydi. Kahvelerimizi içtikten sonra 200E’nin durağına gidip, Budapeşte’yi ve tramvaylarını son kez izleyerek havalanına doğru yol aldık.

Tramvaylar💛

Hem mevsimden, hem de aceleyle gezmek istemememizden dolayı görmediğimiz birçok turistik nokta olsa da içimde kalan tek şey açık havada termal havuz deneyimiydi bu gezide. Kış mevsiminin canlılığından hiçbir şey kaybettirmediğini gördüğümüz şehri bu şekilde deneyimlemek yine de güzeldi. Uzun kalacak ve çocuk için de aktivite ihtiyacına düşecek olursanız, araştırırken gördüğüm fakat gitmediğimiz Demiryolu Müzesi (kış döneminde kapalı), çocuklar için farklı mesleklerle ilgili oyun odaları sunan MiniPolisz ve Gellert Tepesi’ndeki oyun alanı faydalı seçenekler olabilir. Deniz Tibet için tramvaylar yeterli bir cazibe odağı olsa da daha büyük çocuklar için bunları da belirtmek isterim. Noel tatili sebebiyle gidemediğimiz çok güzel bir avluya sahip ve bir sürü küçük butiği ve kafeyi bünyesinde barındıran Paloma da, gezinize dahil etmek isterseniz, dinlenmek için iyi bir nokta olabilir. Hem Türkiye’ye yakın, hem kış mevsiminde de gezmesi kolay ve canlı bir şehir olan Budapeşte’ye bence sezon dışında da gönül rahatlığıyla plan yapabilirsiniz. Hepimize gönlümüze göre seyahat edebileceğimiz günler diliyorum!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s